SİGORTA HUKUKU UYUŞMAZLIKLARINDA ADLİ YARGIDA GÖREVLİ MAHKEMENİN BELİRLENMESİ



GİRİŞ


Görevli mahkemenin belirlenmesi hukuk uyuşmazlıklarının en önemli aşamalarından bir tanesidir. Sigorta hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda görevli mahkemenin tespiti konusu, özellikle 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bu çalışmada; kanuni düzenlemeler, öğreti ve yargı kararları ışığında göreve ilişkin benimsenen temel prensipler ortaya konulmaya çalışılacak ve ilgili uyuşmazlıklarda görev konusu yalnızca adli yargı kolu açısından değerlendirmeye tabi tutulacaktır.


I. TÜKETİCİ MAHKEMELERİNİN GÖREV ALANINA GİREN UYUŞMAZLIKLAR


6502 sayılı TKHK, 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe girmiş ve pek çok yeni kavramı da beraberinde getirmiştir. Bu kavramların başında “tüketici işlemi” gelmektedir ve ilgili kanunun 3. maddesinde, “Mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta[1], vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlemşeklinde tanımlanmaktadır. Madde metninden de anlaşılacağı üzere tüketici işlemleri, tüketici kavramı üzerine inşa edilir ve yine aynı maddede tüketici, “Ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişi” olarak açıklanır. Özetle, tüketici işleminin bir tarafı (mal) satıcı ya da (hizmet) sağlayıcı, diğer tarafı ise tüketicidir[2].


TKHK m. 49’da açıkça belirtildiği üzere finansal hizmetler, “Her türlü banka hizmeti, kredi, sigorta, bireysel emeklilik, yatırım ve ödeme ile ilgili hizmetleri” ifade eder. Dolayısıyla sigorta şirketleri, bu kanun kapsamında “finansal hizmet sağlayıcısı” olarak nitelendirilecektir. Finansal hizmet sağlayıcısının karşısında konumlanan, mesleki ve ticari bir amaç gütmeden sigorta sözleşmesinden yararlanan kişi ise tüketici olarak nitelendirilecektir[3]. Sonuç olarak tanıma uygun sigorta sözleşmesi bir tüketici işlemi sayılacak ve TKHK hükümleri bu sigorta sözleşmelerine de uygulanabilecektir. Hususi aracını kasko sigortası ile sigortalayan bir tüketici niteliğini haiz gerçek kişi ile yapılan sözleşme şüphesiz bu tanıma uymaktadır[4].


Görev yönünden incelemeye devam edecek olursak, TKHK m. 73, “Tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalarda tüketici mahkemeleri görevlidir.hükmüne yer vermektedir. TKHK m. 83/2’de “Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu işlemler ile ilgili diğer kanunlarda düzenleme olması, bu işlemin tüketici işlemi sayılmasını ve bu Kanunun görev ve yetkiye ilişkin hükümlerinin uygulanmasını engellemez.” diyerek başka kanunlarda düzenlemelere yer verilmiş olsa dahi (örneğin TTK 4 ve 5), bir tarafını tüketicinin oluşturduğu, aralarında bir sözleşme(poliçe) ilişkisinin bulunduğu, uyuşmazlığın bu sözleşmeye dayandığı ve davanın taraflarının aynı zamanda sözleşmenin de tarafı olduğu durumlarda Tüketici Mahkemelerinin görevli olacağını hüküm altına almıştır[5].


II. ASLİYE TİCARET MAHKEMELERİNİN GÖREV ALANINA GİREN UYUŞMAZLIKLAR


Asliye Ticaret Mahkemeleri, aksine hüküm bulunmadıkça dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir[6]. Ticari davalar ise kendi içinde mutlak ve nispi ticari dava olarak ikiye ayrılmaktadır. Mutlak ticari davalar, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 4/1.(a)-(f) maddesinde düzenlenen haller ve diğer kanunlarda özel düzenlemeler ile ticari uyuşmazlık olduğu açıkça belirtilen hallerden oluşur[7]. Mutlak niteliği; tarafların sıfatına, uyuşmazlığın konusuna, ticari işletmeyle ilgili olup olmadığına bakılmaksızın ticari uyuşmazlık sayılmalarından kaynaklanır[8]. Mutlak ticari davalarla ilgili, yazının devamında değineceğimiz tartışmalardan ötürü bahsetmemiz gereken en önemli düzenleme, TTK 4/1.(a) maddesi gereği TTK ’da düzenlenen tüm hususların mutlak ticari davaya vücut vereceğidir.


Belirtilen haller dışındaki uyuşmazlıkların ticari davaya vücut verebilmesi için gereken şartlar; her iki tarafın da tacir olması ve uyuşmazlığın her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olmasıdır[9]. Bu halde, nispi ticari davalar dediğimiz kavram ortaya çıkar. Tanımdan yola çıkacak olursak, bir işin ticari iş sayılması o uyuşmazlığın nispi ticari davaya vücut vermesi açısından bir önem taşımaz[10]. Nispi ticari davadan söz edebilmek için, TTK m. 4/1’de sayılan şartların bulunması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, taraflardan birinin ticari işletmesiyle ilgili örneğin satış sözleşmesinden kaynaklı uyuşmazlıklar, her ne kadar TTK 19/2 gereği diğer taraf için de ticari sayılsa da bu hal, davanın nispi ticari dava olarak kabul edilmesine neden olmaz[11]. Ayrıca belirtmek gerekir ki, nispi ticari davaya yalnızca sözleşmeden kaynaklı uyuşmazlıklar vücut vermez. Öğretide aksi görüşlere[12] yer verilmiş olmakla birlikte haksız fiilden kaynaklanan uyuşmazlıklar da belirlenen kriterleri sağladığı müddetçe ticari dava sayılırlar[13].


III. SİGORTA HUKUKU UYUŞMAZLIKLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRME


A. GENEL OLARAK


Yukarıda değinilen hususlar çerçevesinde ilgili kanunlarda yer alan göreve ilişkin kuralları ortaya koymuş olduk. Ancak görev yeri belirlemesi yaparken gerek öğretide gerek yargı kararlarında tartışmaya açık pek çok nokta bulunmaktadır. Değindiğimiz gibi, TTK 4/1-a maddesi bu kanunda düzenlenen tüm hususların mutlak ticari dava sayılacağını hüküm altına almıştır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunun altıncı kitabı da bilindiği üzere sigorta hukukuna ilişkin düzenlemeleri içerir. Bu sebeple mülga 4077 sayılı Tüketicin Korunması Hakkında Kanun döneminde asliye ticaret mahkemelerinin görevi noktasında Yargıtay’ın yerleşik uygulaması[14], sigorta hukukuna ilişkin hükümlere Türk Ticaret Kanununda yer verilmesi sebebiyle ilgili uyuşmazlıkların mutlak ticari dava niteliğini haiz olduğu ve asliye ticaret mahkemelerinin görevli sayılacağı yönündeydi[15]. 6502 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinin ardından hala bu yönde kararlar verilebildiğini görmekteyiz. Fakat yukarıda bahsi geçen hükümler ışığında, tüketici işlemlerine ilişkin uyuşmazlıklarda tarafların tüketici yargısına başvurma zorunluluğu kanımızca netleşmiştir.


B. YASAL HALEFİYETE DAYALI RÜCU DAVALARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRME


Bu noktada, TTK m. 1472’de düzenlenen yasal halefiyete dayalı rücu davalarına ilişkin ayrı bir belirleme yapmak gerekir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 22.03.1944 tarih 37 Esas 9 Karar sayılı kararında[16] “Sigortacının sorumlu kişi aleyhine açacağı dava sigorta poliçesinden doğan bir dava değildir. Bu nedenle haleflik davası bir ticari dava sayılamaz. Bu dava, aynen sigortalı kimsenin sorumlu kişiye karşı açmış olduğu bir dava gibidir. Sigortalının muhtelif mahkemelerde dava açma hakkı varsa aynı hak, sigortacının haleflik hakkına dayanan rücu davası için de söz konusudur.” şeklinde bir belirleme yer almaktadır. Bu sebeple, bedensel zararı, zarar gören üçüncü kişiye ödeyen sigortacıların diğer kusurlu tarafa açtığı rücu davalarında, sigortacının zararını ödediği sigortalısı gerçek kişi ise halefi olarak dava açacağında göz önünde bulunduracağı olgu, YİBK gereğince, sigortacısı hangi mahkemede dava açacaksa o mahkemede açması gerektiğidir[17]. Yasal halefliğe dayalı rücu davalarında görevli mahkeme belirlenirken esas alınması gereken sigortacının konumu değil, halefi olarak yerini aldığı sigorta ettirenin, davalı/davalılarla arasındaki hukuki ilişkidir[18]. Örneğin bir kararında Yargıtay, “Somut olayda, davacı sigorta şirketinin, sigortalısının halefi olarak açtığı davada, dava dışı sigorta ettiren ile davalı arasındaki temel hukuki ilişkinin kira sözleşmesi olduğu açıktır. Zira davacı taraf tüm yargılama boyunca, sigortalısının maliki olduğu binanın teras katındaki iş yerinde, davalının kiracı olarak faaliyet yürüttüğü ifade edilmiş, davalı taraf da bu iddiaya karşı çıkmamıştır.” diyerek, sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğu yönünde karar vermiştir[19].


Bilinmektedir ki HMK m. 2 gereği, haksız fiile ilişkin davalarda (içtihadı birleştirme kararına konu uyuşmazlıkta olduğu gibi) dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir hüküm yoksa asliye hukuk mahkemeleridir. Bu sebeple örneğin, bedensel bütünlüğü ihlal edilen kişinin, içinde zorunlu sigortacının bulunmadığı, sürücü ve işleten aleyhine açacağı geçici ve sürekli iş göremezlik ve manevi tazminat davalarında, Kara Yolları Trafik Kanunu’nda herhangi bir görevli mahkeme belirlemesi yapılmamış olması nedeniyle, yine aynı kapsamda, asliye hukuk mahkemeleri görevli kabul edilmektedir[20].


Zorunlu sigortacıya da husumet yöneltilecek bu tip davalarda ise Yargıtay, “Haksız fiilden kaynaklanan tazminat davalarında görevli mahkeme, genel hukuk mahkemesi olan asliye hukuk mahkemesi ise de; dava, gerçek kişiler ile birlikte karşı tarafın ZMMS yaptırdığı sigorta şirketine karşı da açıldığından, davalı sigorta şirketi, sigorta poliçesi nedeniyle sorumlu tutulmuş olup, zorunlu sigortalar, TTK’ nın 1483 vd. maddelerinde düzenlenmiş olduğundan, TTK ‘nın 4/1-(a) ve 5. maddeleri gereğince mutlak ticari nitelikteki bu davada asliye ticaret mahkemesinin görevli olduğu…” belirlemesinde bulunarak, ilgili hükümlerin TTK m. 1483 ve devamında düzenlendiği gerekçesi ile asliye ticaret mahkemelerinin görevli olduğunu kabul etmektedir[21].


Zorunlu mali sorumluluk sigortacısının tüketici olan kendi sigortalısına sürücünün alkollü, ehliyetsizliğine ve istiap haddinden fazla yüklemeye dayalı açılan rücu davaları ile üçüncü kişinin zararını karşılayan sigortalının kendi zorunlu sigortacısına rücu ettiği davalarda ise tüketici mahkemeleri görevlidir[22]. Yukarıda belitmiş olduğumuz gibi burada taraflar arasında bir sözleşme ilişkisinin bulunduğu gözden kaçmamalıdır.


SONUÇ


Sigorta hukukuna ilişkin düzenlemelere, başta TTK olmak üzere, ilgili pek çok kanunda yer verilmektedir. Uyuşmazlıkların yargı yoluna taşınması noktasında ise 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren TKHK, büyük değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Sigorta hukuku uyuşmazlıklarına uygulanacak hükümlerin belirlenmesi noktasında, aynı konu ile ilgili farklı kanunlarda çelişkili düzenlemelere yer verilmiş olması, doktrinde ve uygulamada belirsizliklere yol açmıştır. Adli yargıda görevli mahkemenin belirlenmesi hususu da bu belirsizliklerden biridir.


Yukarıda detayları ile belirtmiş olduğumuz üzere, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından TTK m. 4’e öncelik vermek artık anlamsızlaşmıştır. Kanunda da açıkça belirtildiği gibi artık tüketici işlemi niteliğini haiz sigorta hukuku sözleşmelerine ilişkin uyuşmazlıklarda tüketici yargısına başvurmak zorunluluğu kanımızca hâsıl olmuştur. Yasal halefiyete dayalı rücu davalarında ise belirtmiş olduğumuz İBK gereği, uyuşmazlığa temel ilişki göz önüne alınmalı ve görev yeri belirlemesi ilgili hükümler çerçevesinde yapılmalıdır.


Av. Nermin Şeyda Toprak

Toprak Hukuk ve Danışmanlık Ofisi


-----------------


[1] 6102 sayılı TTK m. 1401: “Sigorta sözleşmesi, sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri sebebiyle ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği sözleşmedir.”

[2] Ünan, S., Sigorta Tüketici Hukuku, 1. Baskı, İstanbul 2016, s. 8.

[3] Saat, D., Tüketici İşlemi Niteliğindeki Sigorta Sözleşmeleri ve Bu Kapsamda Sigorta Tahkim Komisyonunun Rolü, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt: 22, Sayı: 3, 2016, s. 2457.

[4] Y. 17. HD., 28.12.2016, E. 2016/19466, K. 2016/12012 (E-Uyar Mevzuat ve İçtihat Programı), Y. 17. HD., 14.10.2019, E. 2017/442, K. 2019/9347 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı), Y. 17. HD., 17.10.2019, E. 2019/4045, K. 2019/9574 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı).

[5] Tuztaş, H., Trafik Kazalarından Doğan Cismani Zararlar ve Tazmini, Konya 2018, s. 58. [6] TTK m. 5/1.

[7] Detaylı bilgi için bkz. Arkan, S., Ticari İşletme Hukuku, 23. Bası, Ankara 2017, s.104 vd. [8] Ülgen, Hüseyin / Helvacı, Mehmet / Kaya, Arslan / Nomer Ertan, Füsun, Ticari İşletme Hukuku, 6. Bası, İstanbul 2019, s. 127.

[9] TTK m. 4/1.

[10] Pekcanıtez, Hakan / Atalay, Oğuz / Özekes, Muhammet, Medenî Usûl Hukuku, 5. Bası, İstanbul 2017, s. 41.

[11] Arkan, s. 111.

[12] Ünan, S., Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap: Sigorta Hukuku, Cilt IV, İstanbul 2019, s. 238.

[13] Kaya (Helvacı, Ülgen, Nomer Ertan), s. 138.

[14] Y. 17. HD., 17.10.2019, E. 2016/19251, K. 2019/9557.

[15] Akgün, E., 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun Sigorta Sözleşmelerine Etkisi Üzerine Bir İnceleme, Prof. Dr. Feridun Yenisey’e Armağan, İstanbul 2014, s. 2723.

[16] Y. İBGK, 22.03.1944, E. 1939/37, K. 1944/9 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı).

[17] Tuztaş, s. 55.

[18] Ünan, Cilt IV, s. 262.

[19] Y. 17. HD., 16.01.2017, E. 2014/4754, K. 2017/101 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı), Benzer yönde kararlar için bkz. Y. 20. HD., 15.06.2016, E. 2015/14779, K. 2016/6993 101 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı), Y. 17. HD., 23.01.2017, E. 2014/11487, K. 2017/350 101 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı), Y. 17. HD., 28.04.2015, E. 2015/4764, K. 2015/6182 (E-Uyar Mevzuat ve İçtihat Programı).

[20] Tuztaş, s. 55. Bkz. Y.17. HD. 08.10.2015, E. 2015/1533, K. 2015/10276.

[21] Y. 20. HD., 12.12.2016, E. 2016/12209, K. 2016/12104 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı). Benzer yönde bir başka karar için bkz. Y. 20. HD., 17.04.2015, E. 2015/1254, K. 2015/3228 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı).

[22] Tuztaş, s. 58. Bkz. Y. 20. HD., 22.12.2016, E. 2016/14023, K. 2016/12515 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı), Y. 17. HD., 17.10.2019, E. 2017/1431, K. 2019/9581 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı).