SİGORTA POLİÇELERİNDE DAİN-İ MÜRTEHİN ŞERHİ



GİRİŞ


Dain-i mürtehin, sigorta hukukunda sıkça rastlanan ve içerisinde pek çok hukuki tartışmayı barındıran kavramlardan biridir. Hayat sigortaları, zarar sigortaları(konut sigortası, kasko sigortası vb.) gibi farklı sigorta türlerinde karşılaşılan bu şerh ile riziko meydana geldiğinde, sigorta tazminatı üzerinde, sigorta ettiren değil dain-i mürtehin söz sahibi olmaktadır. Uygulamada sıkça rastlanan örneklerinden biri, taşıt kredisi ile alınan araçlarda yapılan kasko sigortalarına kredi veren bankalar lehine dain-i mürtehin şerhi konulmasıdır. Bu sayede banka, sigorta tazminatı üzerinde öncelik hakkına sahip olur. Dain-i mürtehin şerhine yüklenen anlam ve usuli süreçlerle ilgili uygulamada tartışmasız ön kabuller oluşmuş ve Yargıtay içtihatları da bu eksende kalıplaşmıştır. Bu çalışmada, yerleşmiş Yargıtay uygulamasının ne olduğuna değinilecek ve ardından birkaç karşı oy yazısı ve öğretiden örneklerle kavramın daha detaylı bir açıklamasına yer verilecektir.


1. DAİN-İ MÜRTEHİN ŞERHİ


Dayin, sözlük anlamı olarak dilimizde “alacaklı, borç veren”; mürtehin ise “rehin olan(kimse)” anlamlarına gelmektedir[1]. Dain-i mürtehin kavramı ise “rehin alacaklısı” anlamını karşılamaktadır[2]. Dain-i mürtehin, sigorta yaptıran kişiye vermiş olduğu borç ya da kredi nedeniyle, ödenecek tazminattan birinci derecede alacaklı olan ve bu durumun poliçede belirtildiği gerçek veya tüzel kişidir[3]. Malikin alacaklı lehine yaptırdığı sigortalarda rehin alacaklısı(dain-i mürtehin) sigorta lehtarı yani sigortalı olarak gösterildiğinden, rizikonun gerçekleşmesi durumunda sigorta tazminatını talep ve dava hakkı öncelikli sigorta lehtarı durumunda olan rehinli alacaklıya ait bulunmaktadır[4].


Sigorta poliçelerinde dain-i mürtehin(rehin alacaklısı) şerhlerine uygulamada sıkça rastlanmaktadır. Poliçedeki bu şerh ile sigorta tazminatı üzerinde dain-i mürtehin hak sahibi kabul edilmekte ve ödeme ona veya onun onayıyla sigorta ettirene yapılmaktadır[5]. Sigortacı tarafından poliçeye eklenen bu şerh ile çoğu zaman kredi veren bankalar, rehin alacaklısı konumuna gelmekte ve açık muvafakatleri alınmadan sigorta ettirene herhangi bir ödeme yapılmamaktadır. Eğer dain-i mürtehinin, sigorta ettiren tarafından (sigorta tazminatı talebi ile) açılan davaya açık muvafakati yok ise dava aktif husumet yönünden reddedilmektedir.


Bilindiği üzere rehin, Türk Medeni Kanunu’nun IV. Kitabı’nda sayılan sınırlı ayni haklardan bir tanesidir. Sınırlı ayni hak, eşya üzerindeki mülkiyet hakkının parçalanması ve o eşya üzerinde kısmi bir hâkimiyet alanı yaratılması sonucunu doğurur[6]. Eşya üzerinde bir yük olarak nitelendirebileceğimiz sınırlı ayni haklar mülkiyet hakkının kapsamına, niteliği ölçüsünde müdahalede bulunur. Sınırlı ayni haklar içeriklerine göre yararlanma hakları(TMK m. 779-838), teminat hakları(TMK m. 850-972) ve taşınmaz yükü(TMK m. 839-849) olarak üçe ayrılır. Rehin hakkı ise teminat hakları kapsamında kabul edilir ve borcun temini amacını gütmektedir[7]. Asıl alacağa bağlı fer’i bir hak olarak kabul edilen rehin hakkı, sahibine, alacağı ödenmediği takdirde, rehin konusu eşyayı veya hakkı sattırarak bedelinden, kendi alacağını doğrudan doğruya ve öncelikle tahsil etme yetkisi verir[8].


Mülkiyet hakkının içeriğini sınırlayacak nitelikteki sınırlı ayni hakların malikin serbest iradesiyle kurulabilmesi mümkün değildir. Ancak kanunların açıkça öngördüğü hallerde ve şekli şartlara bağlı olarak eşya üzerinde sınırlı ayni hak tesis edilebilir (taşınmazlarda tapu siciline kayıt, gemilerde gemi siciline kayıt, taşınırlarda eşyanın teslimi veya sicile kayıt vs.)[9]. Sigorta alacağı üzerinde rehin ise, bir alacak rehni(TMK m. 954) olduğu için alacaklının yazılı işlemini gerektirir[10]. Sigorta poliçesine düşülecek dain-i mürtehin şerhi ile bu alacağın rehnedilmesi kural olarak mümkün değildir. Çünkü poliçeyi alacaklı değil, borçlu (ileride riziko gerçekleşince ödenecek sigorta parasının borçlusu olan sigortacı) düzenler[11].


Rehin hakkının sigorta tazminatları üzerindeki etkisine Türk Medeni Kanunu’nun 879. maddesinde yer verilmektedir. “Sigorta tazminatı üzerinde hak” başlıklı ilgili maddede, muaccel olan sigorta tazminatının, malike ancak bütün rehinli alacaklıların rızasıyla ödenebileceği hüküm altına alınmıştır. Türk Ticaret Kanunu’nun 1456. maddesinde ise, bir mal üzerinde sınırlı ayni hak takyit edilmiş ise, kanunda aksi öngörülmediği müddetçe bu hakkın sigorta tazminatı üzerinde de devam edeceği belirtilmiştir. İlgili maddenin ikinci fıkrası ile de sigortacıya, ayni hak sahiplerinin izni bulunmadıkça sigortalıya sigorta tazminatını ödememe yükümlülüğü getirilmektedir. Sigorta poliçelerine düşülen dain-i mürtehin şerhinin hukuki dayanağı da bahsi geçen maddelere dayandırılmaktadır[12].


2. YARGITAY UYGULAMASI


Kasko sigortası yaptırmış olan sigortalının kaza sonrası sigorta tazminatı için sigortacısına yapmış olduğu başvurunun olumsuz neticelenmesi sonucunda uyuşmazlık, adli yargı mercilerine taşınmıştır. Önüne gelen bu uyuşmazlıkta Yargıtay, kasko sigortası poliçesi üzerinde dava dışı bankanın dan-i mürtehin olarak gösterildiğinden bahisle, ilk derece mahkemesi tarafından araştırılması gereken öncelikli hususun, dava dışı bankanın, sigorta tazminatının alacaklıya ödenmesine muvafakatinin varlığı olduğu ve eğer dain-i mürtehin banka muvafakat etmeyecek olursa davanın aktif husumet ehliyeti yokluğu sebebiyle usulden reddedilmesi gerektiğini, hüküm altına almıştır[13].


Kabul gören bu uygulamadaki hukuki sapmaları tespit edebilmek adına, öncelikle dain-i mürtehin şerhinin niteliği üzerinde durmak gerekir. “Kurucu” veya “açıklayıcı” bir şerh mi olduğu noktasında öğretide, dain-i mürtehin şerhinin açıklayıcı nitelikte olduğu ve poliçede bir kişinin dain-i mürtehin olarak belirlenmesinin o kişi lehine ne sigorta konusu üzerinde ne de sigorta alacağı üzerinde rehin hakkı meydana getireceği görüşü haklı olarak ileri sürülmektedir[14]. Yukarıda detayları ile açıkladığımız üzere hukukumuzda sınırlı ayni haklar ancak kanunda öngörülen şart ve şekilde kurulabilir. Sigortacı tarafından poliçeye eklenen şerh ile bir sınırlı ayni hak tesisi hukuken mümkün değildir[15].


Kasko sigortasından kaynaklı tazminat talebini içerir bir başka uyuşmazlıkta Yargıtay, müstakar içtihatları doğrultusunda, dava dışı bankanın poliçede dain-i mürtehin olarak gösterildiğini ve sigorta tazminatının ödenmesi noktasında açık muvafakatinin alınması gerektiğini belirtmiştir. Somut olayda dava dışı banka, muvafakatinin sorulmasına cevaben, davacının bankaları nezdindeki hesaplarına ödeme yapılmasını talep etmiş ve Yüksek Mahkeme, bu durumun muvafakatin şarta bağlanması sonucunu doğuracağından bahisle davanın usulden reddedilmesi gerektiği yönünde hüküm kurmuştur[16].


Yukarıda verilen kararlarlar incelendiğinde, Yargıtay’ın poliçelerdeki dain-i mürtehin şerhine mutlak bir sonuç bağlama eğiliminde olduğu[17] ve bu yaklaşımını da uzun süredir devam ettirdiği görülmektedir. Sigorta poliçesinde dain-i mürtehin kaydı var ise başka bir durumu gözetmeksizin muvafakat evresine geçilmektedir. Ancak bu aşamada üzerinde durulması gereken bir başka husus da rehin hakkının fer’i nitelikte bir hak olmasıdır. Yerleşik uygulamada, dain-i mürtehin şerhine bağlanan mutlak olgu neticesinde, esasen rehne bağlanan borcun ödenip ödenmediği yahut kısmi ödeme yapılıp yapılmadığı araştırılmadan ileri safhalara geçilmektedir. Bu durumun da rehin alacaklısının zenginleşmesine yol açabilecek nitelikte olduğu açıktır[18].


Her ne kadar Yargıtay’ın yıllardır süregelen, kalıplaşmış uygulaması, rehin hakkının kurulabilmesi için şekli şartları ile asıl alacağa ilişkin ödeme durumunu saptamak yerine dain-i mürtehin şerhine mutlak bir sonuç bağlamak ve rehin alacaklısının açık muvafakatini öncelemek olsa da birtakım kararlarında nispeten aksini öngören karşı oy yazılarına rastlamak mümkündür. İlgili karşı oy yazısında, tüm sigorta tazminatının, kalan rehinli alacak miktarı hesaplanarak öncelikle rehinli alacaklıya, artan kısmın ise davacı sigortalıya ödenmesinin kanunun lafzı ve doğmasını öngördüğü sonuç ile paralel olduğuna değinilmiştir. Böylece rehin alacaklısının zenginleşmesinin önüne geçilebilecektir[19].


Aynı gerekçelerle yazılan bir karşı oy yazısı[20] hakkında doktrinde şu görüşe yer verilmektedir:

“Karşı oy yazısında olumlu bir adım atılmış ve sigorta ettiren malike ödenecek sigorta tazminatından önce rehin alacaklısının alacağının ödenmesi; artan kısmın ise sigorta ettirene verilmesi” şeklinde bir çözüm önerilmiştir. Bu çözüm somut olaya en uygun düşen çözüm olabilir ancak karardan aracın onarım görüp görmediği anlaşılamamaktadır. Eğer araç onarılarak eski değerine ulaştırılmış ise sigorta parasının(tazminatının) bütünüyle sigorta ettiren malike ödenmesi lazımdır. Buna karşılık eğer araç onarılmamış ise rehin alacaklısının rehin hakkı zedelenmiştir. Sigorta tazminatı rehin alacaklısı için “yerine geçen değer” (surrogat) niteliğini taşıyacağından, rehin alacaklısı, rehin hakkı uyarınca rehin konusu malı paraya çevirse idi elde edebileceği tahsilat oranında sigorta tazminatı üzerinde hak öne sürebilecektir.”[21].


Dain-i mürtehinin muvafakatine ilişkin Yargıtay kararları incelendiğinde, usuli açıdan da hatalı bir biçimde kullanılan kavramlara rastlanmaktadır. Muvafakat verilmediği takdirde ret gerekçesi olarak; dava şartı, taraf sıfatı, aktif husumet ehliyeti, taraf ehliyeti vb. yokluğu gösterilmektedir. Bu durum, kararlar arasında pratik için çok da önemli olmayan birtakım kavramsal çelişkilere yol açmaktadır. Kısaca değinmek gerekirse; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114. maddesinin d ve e bentlerinde sayıldığı üzere; taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve dava takip yetkisi dava şartlarındandır. Dava şartları gerçekleşmeden bir davanın esası incelenemez. Dava şartlarının varlığı, hâkim tarafından resen dikkate alınır. Taraf ehliyeti, hak ehliyeti olarak[22]; dava ehliyeti de fiil ehliyeti olarak anlaşılabilir[23]. Dava takip yetkisi, maddi hukuka ilişkin tasarruf yetkisi ile tanımlanır ve talep sonucu hakkında hüküm alabilme yetkisidir[24].


Taraf sıfatı(husumet) ise dava konusu sübjektif hak ile taraflar arasındaki ilişkidir[25]. Aktif husumet, davacı; pasif husumet, davalı taraf için kullanılır. Taraf sıfatı, kanun metninde de görüldüğü üzere bir dava şartı değildir[26]. Bunun sebebi, bir kimsenin gerçekten hak veya borç sahibi olup olmadığının ancak davanın esasına girildikten sonra anlaşılabilecek olmasıdır[27]. Bu da demektir ki sıfat, usul hukukuna değil maddi hukuka ilişkin bir problemdir[28].


Sadece bu açıdan değerlendirilecek olursa; tanımlar ve ilgili kararlar göz önünde bulundurularak, dain-i mürtehinin muvafakati alınamadığı takdirde aktif husumet ehliyeti yönünden hüküm kurulmaması ve bu konuda yargı kararları açısından birlik oluşturulması gerektiği açıktır. Çünkü uygulamada dain-i mürtehinin muvafakati bir dava şartı olarak değerlendirilmekte ve usulden ret kararları verilmektedir. Aktif husumet ehliyeti ise ancak davanın esası incelendiği takdirde tespit edilebilecektir.


SONUÇ


Değinilen kararlar ve doktrindeki görüşler nazara alındığında, bir sınırlı ayni hak olan rehin hakkının salt poliçeye eklenen dain-i mürtehin şerhi ile kurulamayacağı açıktır. Bu şerh ancak şartlar yerine getirildiğinde; rehin hakkı, ilgili kanun hükümleri gereği geçerli bir biçimde kurulduğu ve geçerli bir şekilde devam ettiği takdirde açıklayıcı bir unsur olarak kabul edilebilir.


Dain-i mürtehinin muvafakati ise bir dava şartı olarak nitelendirildiği müddetçe, davanın esası muvafakat alınamadığı takdirde incelenemeyecektir. Bu durum da sigorta ettirenin alacağına ulaşma imkânına engel olmaktadır. Uygulamada bu şerhin, bir rehin alacaklısı ihdas etmeye yeterli olduğu kabul edilecekse dahi muvafakat, bir dava şartı olarak değil yargılama sonucunda ödemenin kime ve ne şekilde yapılacağını belirleme noktasında dikkate alınmalıdır.


Dain-i mürtehinin muvafakati bulunmadığı takdirde aktif husumet yönünden verilen usulden ret kararları, kanunun lafzına aykırıdır. Açıklanan gerekçelerle, Yargıtay kararlarında kavramsal bütünlük sağlanmalı ve bu hususta duraksamaya yer verilmemelidir.


Av. Nermin Şeyda Toprak

Toprak Hukuk ve Danışmanlık Ofisi


------------------------------------

KAYNAKLAR

AKİPEK, AKINTÜRK, ATEŞ.: Eşya Hukuku, İstanbul 2018.

ARSLAN, YILMAZ, TAŞPINAR-AYVAZ, HANAĞASI.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2020.

BAŞPINAR, ÜNAL.: Şekli Eşya Hukuku, Ankara 2016.

BUDAK, KARAASLAN.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2020.

DOĞAN, D.M.: Büyük Türkçe Sözlük, Ankara 1996.

GÖRGÜN, BÖRÜ, TORAMAN, KODAKOĞLU.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2019.

OĞUZMAN, SELİÇİ, OKYAY-ÖZDEMİR.: Eşya Hukuku, İstanbul 2016.

PEKCANITEZ, ATALAY, ÖZEKES.: Medeni Usul Hukuku, İstanbul 2017.

ULAŞ, I.: Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara 2012.

ÜNAN, S.: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap: Sigorta Hukuku Cilt IV, İstanbul 2019(C. IV).

ÜNAN, S.: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap: Sigorta Hukuku Cilt II, İstanbul 2016(C. II).


----------------------------------

[1] Doğan, D.M.: Büyük Türkçe Sözlük, 1996, s. 256, 812. [2] https://www.seslisozluk.net E.T. 05.12.2020. [3] Ulaş, I.: Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara 2012, s.176. [4] Y. 17.HD, 18.04.2018, E. 2017/1191, K. 2018/924 (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı, E.T. 05.12.2020). [5] Ünan, S.: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap: Sigorta Hukuku Cilt IV, İstanbul 2019, s. 54. [6] Akipek, Akıntürk, Ateş.: Eşya Hukuku, İstanbul 2018, s.611. [7] Oğuzman, Seliçi, Okyay-Özdemir.: Eşya Hukuku, İstanbul 2016, s.767-771. [8] Başpınar, Ünal.: Şekli Eşya Hukuku, Ankara 2016, s.65. [9] Ünan, S.: C. II, s. 58. [10] Oğuzman, Seliçi, Okyay-Özdemir, s.1054. [11] Ünan, S.: C. IV, s.55. [12] Ünan, S.: C. II, s. 42-72. [13] Y. 17.HD, 20.01.2014, E.2013/21178, K.2014/609: “Davacıya ait aracın davalı şirket nezdinde kasko poliçesi ile sigortalı olduğu ve dava dışı Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. Erciş Şubesinin dain ve mürtehin olarak poliçede gösterildiği anlaşılmaktadır. TTK’nın 1269. maddesi uyarınca (6102 Sayılı TTK.md.1453) malı rehin alan kimse sıfatıyla o mal üzerindeki menfaatini kendi adına sigorta ettirebileceği gibi aynı yasanın 1270. maddesi (6102 Sayılı TTK.md.1406-1454) hükmü gereğince bir başkasının da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta ettirmesi mümkündür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 879. maddesi gereğince, sigorta tazminatının öncelikle rehin hakkı sahibine verilmesi veya açık muvafakatinin alınması gerekmektedir. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, dava dışı bankanın davanın açılmasına ve tazminatın davacıya verilmesine muvafakati olup olmadığı konusu araştırılmalı, muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilerek davanın sonuçlandırılması, aksi halde davanın aktif husumet ehliyeti yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken, bu yön araştırılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı, E.T. 05.12.2020). [14] Ünan, S.: C. IV, s.34. [15] Ünan, S.: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap: Sigorta Hukuku Cilt II, İstanbul 2016, s. 58. [16] Y.17.HD, 06.06.2016, E.2016/ 8383, K. 2016/6866: “Dava, kasko sigorta poliçesi gereği tazminat istemine ilişkindir. 6102 sayılı TTK'nın 1453. maddesi uyarınca malı rehin alan kimse o mal üzerindeki menfaatini kendi adına sigorta ettirebileceği gibi, aynı yasanın 1406. maddesi uyarınca bir başkasının da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta etirmesi mümkündür. Ayrıca Türk Medeni Kanunu’nun 879. maddesi uyarınca, sigorta tazminatının öncelikle rehin hakkı sahibine verilmesi veya açık muvafakatinin alınması gereklidir. Böyle bir durumda, sigortalı durumda olan rehin hakkı sahibi olduğundan sigorta şirketinden tazminat talep etme hakkının da öncelikle ona ait olması gerekir ve sigorta ettiren, ancak sigortalı malın dain ve mürtehini olan ve lehine sigorta edilenin açık muvafakatını almak suretiyle sigortadan, şayet kendi menfaati de zedelendiği takdirde, tazminat istemek hakkına sahip olur. Öncelikle talep hakkının rehin hakkı sahibinde olması, yani sigorta bedelinin rehin hakkı sahibine ödenmesi gerektiği durumda, rehin hakkı sahibinin muvafakatinin bulunması halinde sigortalıya sigorta bedeli ödenebilir. Bu durumda dava açma hakkı da öncelikle rehin hakkı sahibinde olduğundan bir dava şartı olarak aktif dava ehliyeti olan davacı sıfatının da rehin hakkı sahibinde olduğu, buna karşın daini mürtehinin muvafakati halinde bu şartının yerine getirilmiş sayılacağı Dairemiz yerleşik içtihatları ile de ortaya konulmuştur. Somut olayda, davaya konu kasko sigorta poliçesinde, dava dışı bankanın dain mürtehin sıfatı ile hak sahibi olduğu görülmüş, davacının sigorta poliçesine dayanarak tazminat talebinde bulunabilmesi için dain mürtehinin bu konuda açık muvafakatının alınması gerektiği gözetilerek bu hususta araştırma yapılması konusunda Dairemiz'ce dosya mahkemesine geri çevrilmiştir. Mahkemece, ilgili bankaya yazılan müzekkereye verilen cevapta; dava dışı bankalarının rehin alacağının ve mürtehin kaydının devam ettiği, tazminatın davacının bankaları nezdindeki hesabına yatırılması kaydıyla muvafakatlerinin olduğunun bildirildiği görülmüştür. Bu durumda dava dışı rehin hakkı sahibi banka tarafından, davacının açtığı davaya kayıtsız şartsız muvafakat verilmediğinden, davacının dava açma hakkının ve aktif dava ehliyetinin bulunmaması nedeniyle, dava şartı yokluğundan davanın reddine karar verilmesi gerekirken, esastan davanın reddine karar verilmiş olması doğru değil ise de; neticeten davanın reddine karar verilmiş olduğundan, bu durum bozma sebebi yapılmamıştır (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı, E.T. 05.06.2020). [17] Benzer yönde kararlar için bkz. Y.17.HD, 14.01.2019, E. 2018/2734, K. 2019/47; Y.17.HD, 10.06.2019, E. 2016/ 16488, K. 2019/7187; Y.17.HD, 02.10.2018, E. 2018/2896, K. 2018/8468; Y.11.HD, : 22.01.2014, E. 2013/11830, K. 2014/1315, (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı, E.T. 05.12.2020). [18] Ünan, S.: C. II, s. 58. [19] Y.17.HD, 20.01.2014, E.2013/21178, K.2014/609: “4721 Sayılı TMK'nın Taşınır Rehni Başlıklı 940/2 maddesi "Gerçek veya tüzel kişilerin alacaklarının güvence altına alınması için kanun gereğince bir sicile tescili zorunlu olan taşınır mallar üzerinde zilyetlik devredilmeden de taşınır malın kayıtlı bulunduğu sicile yazılmak suretiyle rehin kurulabileceği, rehin kurulmasına ilişkin diğer hususların tüzükle belirleneceği", Yine aynı Yasanın taşınmaz rehni bölümünde yer alan Sigorta Tazminatı Üzerindeki Hak Başlıklı 879.maddesi "Muaccel olan sigorta tazminatının malike ancak bütün rehinli alacaklıların rızası ile ödenebileceği..",6102 Sayılı TTK 1456 maddesi de "1-Sınırlı ayni hak ile takyit edilmiş bir mal üzerindeki malike ait menfaat sigortalandığı takdirde kanunda aksi öngörülmemişse, sınırlı ayni hak sahibinin hakkının sigorta tazminatı üzerinde de devam edeceği, 2-Sigortacıya mal üzerinde sınırlı ayni hak bulunduğu bildirildiği takdirde ayni hak sahiplerinin izni bulunmadıkça sigortacının sigorta tazminatını sigortalıya ödeyemeyeceği, ayni hakkın sicille alenileştiği veya sigortacının bunu bildiği durumlarda bildirime gerek bulunmadığı.." hükmünü taşımaktadır. Gerek Yüksek 11. Hukuk Dairesi'nin ve gerekse Dairemizin kararlarında rehin alacaklısının davaya muvafakat etmemesi veya rehin alacağının ödenmemesi hali dava ön şartı olarak değerlendirilerek bu halde davanın aktif dava ehliyeti yokluğundan reddi gerektiği kabul edilmekte ise de tarafımızca bu görüşe itibar edilmemektedir. Zira 4721 Sayılı TMK 940/2 maddesine dayanılarak tesis edilen ve sicile kaydedilen menkul rehninde kıyasen uygulanması gereken TMK 879.maddesi ve 6102 Sayılı TTK 1456/1,2 maddesinde de açıkça öngörüldüğü üzere rehin alacaklısının muvafakatının bulunmaması sadece sigorta tazminatının sigorta ettirene ödenmesine engel teşkil etmektedir. Sigorta ilişkisinin tarafı bulunan, sigortalı aracı hasarlanan davacının Kasko Poliçesi Genel Şartları kapsamında aracındaki hasar bedelini talep etmesinde, sadece ödemeye ilişkin anılan yasa hükümlerinin dava önşartı olarak değerlendirilmesi, davacının da, rehin alacaklısının da hakkına kavuşmasını engelleyici davalı sigorta şirketini haksız zenginleştirici bir sonuç doğurduğu gibi anılan yasa hükümlerine de açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Bu durumda, dava dışı Yapı Kredi Bankası A.Ş. Erciş Şubesi'nin rehin alacağı nedeniyle davalı sigorta şirketinin sigorta bedelini davacı sigortalıya ödemesi sırasında öncelikle rehin alacağını ödemesi varsa artan kısmın ise sigortalıya ödenmesi gerekmektedir.” (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı,E.T. 05.06.2020). [20] Y. 17.HD, 29.04.2013, E. 2013/924, K. 2013/5851, (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı, E.T. 05.12.2020). [21] Ünan.: C. IV, s.56. [22] Budak, Karaaslan.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2020, s.99. [23] Budak, Karaaslan.: s.104. [24] Görgün, Börü, Toraman, Kodakoğlu.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2019, s.247. [25] Arslan, Yılmaz, Taşpınar-Ayvaz, Hanağası.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2020, s.270. [26] Arslan, Yılmaz, Taşpınar-Ayvaz, Hanağası.: s.272. [27] Y. HGK, 27.11.2013, E. 2013/13-439, K. 2013/1595: “Sıfatın usul hukuku bakımından önemi (usul hukukunu ilgilendiren yönü) şudur: Bir davanın tarafları (veya taraflardan biri) o davada gerçekten (davacı veya davalı olarak) taraf sıfatına sahip değilse, mahkeme, dava konusu hakkın esası (mevcut olup olmadığı) hakkında inceleme yapıp karar veremez. Mahkeme, davanın sıfat (husumet) yokluğundan reddine karar verir. Bu karar, davanın mesmu olmadığına (dinlenemeyeceğine) ilişkin bir karar olmayıp, gene davanın esasına ilişkin bir karardır (taraf olarak gösterilenlerden birinin taraf sıfatının bulunmadığını tespit eden bir karardır). Mahkemenin sıfat (husumet) yokluğunu kendiliğinden (re'sen) gözetmesi gerekir. Çünkü sıfat yokluğu, bir def’i değil, davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olan bir itirazdır. Hâkim, kendisine sunulan dava malzemesinden (davalı veya davacının bildirdikleri vakıalardan, yani dava dosyasından) bir itiraz sebebinin varlığını (sıfat yokluğunu) öğrenirse, bunu kendiliğinden (re'sen) gözetir. İşte bu nedenle, hâkim, sıfat yokluğunu kendiliğinden gözetir. (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı, E.T. 05.12.2020). Bkz. Y. HGK, 18.04.2018, E. 2017/11-91, K. 2018/924, (Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı E.T. 05.12.2020). [28] Pekcanıtez, Atalay, Özekes: Medeni Usul Hukuku, İstanbul 2017, s.142.